Sürdürülebilir Büyüme ve Üçüz Dönüşüm

Dünyanın ekonomik ve sosyal çalkantılarına çevresel riskler de eklendi. Artık sürdürülebilir çözümler üretmek söylemden öteye geçmiyor. Sürdürülebilirlik bile sürdürülebilir değil… Bugünün sorunları geleneksel modellerle çözülemez durumda. Etkisi, gücü, sebebi sonucu çok farklı dalgalanmalar yaşanıyor.

Hele büyüme kavramı bir “mit”… illâ ki büyümek gerekli mi denmiyor. 1000 dolar kişisel geliri olan da 100.000 dolar kişi başına geliri olan da büyüme derdinde… Bunun çok farklı çok sistemik ve belirsiz sorunlar doğurması da söz konusudur.

Sanayileşmiş ve gelişmiş ülkelerin büyümesinin altyapısı üretim, üretime dayalı gelişmelerdir. Burada kullanılan hammadde ve enerji, üretim süreçleri daha fazla sera gazı salınımına dayanmaktadır. Uzun yıllar boyunca Kyoto Protokolü ile karbon emisyonlarını azaltma sözü veren ülkeler, ne yazık ki bu konuda beklenen iyileşmeleri gerçekleştirme konusunda çekingen davranmaktadırlar.

İklim krizi, çevresel sorunlar her geçen gün artan küresel eşitsizlikler, bitmeyen yoksulluk gibi toplumsal ve sosyal sorunlar dünden bugüne bagajda taşınmaya devam ediyor. Buna bir de teknolojik rekabet, uyum ve dijital bölünmeler de eklendiğinde zorlanılan hızlı gelişmeler bir kaos habercisine dönüşüyor.

Şimdi olayın Türkiye tarafına bakıldığında: Türkiye’nin Avrupa Birliği ile dış ticaret hacmi toplam ticaretin yarısı kadardır. Bunun da yarısını otomotiv ve yedek parçaları ile makine ekipman, demir çelik ve alüminyum grupları oluşturmaktadır. Bu alanlarda yapılan üretim için belirli karbon emisyonları artma eğilimindedir. “O halde bizi nasıl bir gelecek bekliyor?” Sorusu aynı zamanda biraz da endişe içermektedir.

2020 sonrası iklim rejimini düzenleyen Paris Anlaşması devreye girmeden Kyoto Protokolü’nü imzalamakta ayak direyen bir ABD vardı. Pek çok ülkede “Hey George Sign Kyoto” pankartlarıyla karşılanan ABD’nin o dönemki Başkanı George W. Bush buna direnmişti. Maliyetler gerekçe gösterilerek imzalanmamıştı.

Aslında gelişmiş ülkelerden itibaren ülke bazlı bir değerlendirme yapıldığında, çevre ve sürdürülebilirlik için temel birkaç nokta dikkat çekicidir:

Çin, yüksek nüfusu, küresel üretim hacmi ve en önemlisi dünyanın en büyük sera gazı yayıcısı ve fosil yakıt destekçisi durumundadır.

Rusya ve Arap ülkeleri özellikle fosil yakıtlardan ekonomik gelir oluşturan ülkeler durumundadır. Dünyanın farkında olduğu ve değiştirmek istediği bu dönüşüm, en çok onları rahatsız etmektedir.

Almanya nüfusu yaşlı, diitalleşmede yavaş ama geniş üretim ve ihracat hacmi ve gelişmişlik düzeyi ile AB üye ülkeleri arasında en büyük sera gazı emisyonu gerçekleştiren teknolojik bir ülkedir.

Norveç, nüfusu düşük ama olağanüstü bir şekilde fosil yakıt üretimine bağımlı, bugünkü zenginliğini de buna borçlu bir ekonomik yapıya sahiptir. Elektrik üretiminin neredeyse tamamını, yenilenebilir enerji kaynaklarından karşılamaktadır.

Brezilya ise yüksek nüfusu, kendine has coğrafi özellikleri ile yukarıda bahsi geçen üç ülkeden ayrışmaktadır. Ekonomik yapısı Türkiye’ye benzeyen ve benzer ekonomik yapıya ve büyüme oranlarına sahip bir ülkedir.

Türkiye’nin de durumu 2030 hedefleri, 2053 hedefleri ile belirlenmeye ve planlanmaya çalışılmaktadır. Fosil yakıtlar ve hammadde kaynaklarının kullanımı bakımından Türkiye ‘de farkındalık oluşmaya başlamakla birlikte, 1,5 santigrat derece ısının azaltılması önemli bir finansman gerektirmektedir. Bu konuda gidilecek daha çok yol bulunmaktadır.

Her bir sektörün ayrı ayrı yeşil büyümeye etkide bulunacağı temel gerçekliği altında, yeşil kamu politikaları, sektörel teşvikler bu dönüşümün önünü açabilir. Literatürde yeşil büyüme ile ilgili çalışmalarda çoğunlukla karbon emisyonlarının baz alınmasından hareketle, diğer emisyon kaynaklarının da göz ardı edilemeyecek etkisi literatüre kazandırılarak karbon fiyatlandırma ile beraber emisyon fiyatlandırması ön plana çıkmaktadır. Böylece sadece hammadde, enerji ve üretim teknolojilerine bağlı yeşil büyüme üçüz dönüşüme yön verecektir. Sosyal kesimler başta kadınlar ve çocuk istihdamı ile ilgili şartlar, sektörlerin adaptasyonu, üst yönetim motivasyonu ile teknik personel, satın almadan ve muhasebeye kadar pek çok kişi bu sürecin bir parçası haline gelecektir. Politikaları ile ilgili gelecek çalışmalar, ayrışmanın mümkün olduğuna ilişkin güçlü bir argüman sunacak, sektörel bazda spesifik politika tedbirleri oluşturulacaktır.

ABD’nin yeni yönetiminin kameralar önünde Paris İklim Anlaşmasında çekildiğine dair belgeyi imzalayarak görevine başlaması, şimdilik “seçmene selam” niteliğindedir. Dünya karbon emisyonları, doğal kaynakların korunması, dijital dönüşüm ve sosyal kesimlerin adil fayda yaklaşımını önemsemek zorundadır.

Türkiye 2026 yılından itibaren sınırda vergilendirme konusu ile muhatap olacaktır. Bu süreçlerde hiçbir firmanın tek başına sahiplerinin ya da yöneticilerinin veya teknik ve idari personelinin çözebileceği bir durum söz konusu değildir. Bu dönüşüm bir kültürdür. Toplumsal dönüşüm de bunun bir parçasıdır. Dolayısıyla başta ticaret bakanlığı ve finans sektörünün bu konudaki destekleri takip edilmelidir. COP29 da bu başlık çok ciddi tartışılmış ve gerekli destek sağlanmıştır.

İbrahim Attila ACAR