Beyrut patlamasının faili: Müflis devlet

4 Ağustos 2020, Ortadoğu tarihine en büyük yıkımlardan birinin gerçekleştiği gün olarak kaydedildi. 4 Ağustosta Beyrut limanında gerçekleşen patlama sonucu 4500 insan yaralandı, 150’yi aşkın kişi hayatını kaybetti, 300 binden fazla insan evsiz kaldı. Kıbrıs’tan bile patlamanın hissedildiği Beyrut’un yarısı neredeyse enkaza dönüştü. 15 milyar dolar civarında maddi yıkımın gerçekleştiği tahmin edilmektedir. Patlama, Beyrut ve Lübnan’daki fiziksel, sosyal ve siyasal statükoyu fiilen yerle bir etti. 5 bin yıllık bir tarihi olan Beyrut, kötü yönetimlerin elinde yerle bir edilmiştir.

Ortadoğu, komplo teorilerinin bolca üretildiği bir coğrafyadır. Beyrut patlamasından sonra üretilen komplo teorilerinin sonu gelmemektedir. Patlamanın nedenini İsrail’in füze saldırısıyla açıklayanlar olduğu gibi, Hizbullah’ın silah depolarının patlamaya neden olduğunu iddia edenlerde bulunmaktadır. Komplo teorileri, çok işe yarayan kurgulardır. Komplo teorileri sayesinde hiçbir taraf sorumluluğu üzerine almamakta, herkes birbirini suçlamaktadır. Beyrut patlaması, yönetim beceriksizlikleri ve ihmaller zincirinin sonucu olarak ortaya çıkan korkunç bir faciadır. Beyrut faciasının sorumlusu, Lübnan’da işbaşında olan kötü yönetimdir. Müflis devlet (failed state) kavramının en somut örneği olan Lübnan yönetimi, kötü ve çürümüş yönetimiyle Beyrut’un ve Lübnan’ın sonunu getiren en büyük suçlu ve sorumludur.

Beyrut limanında 21 Kasım 2013 yılından beri 2 bin 750 ton amonyum nitrat depolarda bekletilmektedir. Gürcistan’ın Batum limanından amonyum nitratı alan Rhosus isimli gemi, Mozambik’e doğru yola çıkar. Beyrut limanında alıkonulan gemi, ödemelerini yapmadığı için alıkonulmuştur. Liman yetkilileri, gemi mürettebatının ülkelerine dönmelerine izin vermezler ve amonyum nitratı 12 nolu hangara koyarlar. Malın ve geminin sahibi şirketler, gerekli ödemeleri yapmadıkları için amonyum nitrat ve gemi 6 yıldır limanda gerekli tedbirler alınmadan bekletilmekteydi. Sürecin berbat bir şekilde yönetilmesi ve yargı sisteminin işlevsiz hale gelmiş olması, Beyrut’u yıkıma götüren ana sebep olarak önümüzde durmaktadır.

Beyrut’ta ve Lübnan’da toplum, uzun süreden beri öfke biriktirmektedir. Toplumun kötü yönetime, yolsuzluğa ve hırsızlığa tahammülü kalmamıştır. İç çatışmaları ve savaşı devam ettirerek ülkeyi soyan ve kendilerini sefalete mahkum eden hırsız ve yolsuz savaş ve siyaset baronlarından bıkan halk, patlamanın hemen arkasından sokaklara çıkmış, bakanlık binalarını ele geçirmeye başlamıştır. Lübnan halkı, hırsızlık ve yolsuzluk yapmaktan başka işe yaramayan siyasetçilerin ve bürokratların işgal ettiği ülke yönetimini kurtarmaya çalışmaktadır. “Hesap Günü” adı altında düzenlenen gösterilerde halk, ülkenin hırsız ve yolsuz yönetiminden hesap sormayı istemektedir. Beyrut patlamasıyla, Lübnan’da sadece liman yerle bir olmamıştır, aynı zamanda ülkenin siyasal ve yönetsel statükosu da yerle bir olmuştur. Hırsız ve yolsuz yöneticiler, sokağa çıkan halkın üstüne polisleri salmaktadırlar. Polisiye tedbirlerle halkın önünü kesmenin imkanı kalmamıştır. Polisin müdahaleleri sonucu 500 kişinin yaralandığı ifade edilmektedir. Polisiye müdahaleler, sivil halktan kayıpların artmasından başka bir işe yaramamaktadır.

Halk, hükümete, Hizullah’a, İran’a, Suriye rejimine, Körfez emirliklerine öfke duymaktadır. İç ve dış güçler, birlikte yıllardır Beyrut’u ve Lübnan’ı öldürdüler. Beyrut patlamasından sonra önümüze kurumları olmayan, kuralları olmayan yolsuzluk ve hırsızlıktan başka bir iş yapmayan bir yönetim çıkmıştır. Halk, Beyrut patlamasını yapanın bizzat hükümet olduğu sloganlarını atarak öfkesini dile getirmektedir. Bazı toplumsal kesimler, yönetimden ümidini kestiği için Fransız mandasına yeniden girmek için imza kampanyaları düzenlemektedir. Ortadoğu coğrafyasının en büyük sorunu kurumları ve kuralları olmayan, denetlenemeyen ve hesap vermeyen müflis devlet (failed state) gerçeğidir. İflas eden devletler, yolsuzluk ve hırsızlık sonucu çok küçük bir azınlığı hayal edilemez zenginlik içinde yaşatırken, milyonlarca insanı ise açlığa ve sefalete mahkum etmektedirler. Lübnan, şu anda korkunç bir toplama kampından başka bir şey değildir. Beyrut patlamasından sonra bile yöneticiler ve siyasal aktörler, eski gündemlerinden vazgeçmemişlerdir. Bütün siyasal aktörler, yeni durumdan kendilerine yeni avantajlar çıkarmanın peşindedirler. Mevcut şartlar altında Lübnan’ın normalleşemeyeceğini, yıkıcı bir kaosun ve yıkımın Lübnan’ı ve Ortadoğu’yu beklediğini öngörebiliriz.

Prof. Dr. Bilal SAMBUR

 

Prof. Dr. Bilal SAMBUR

Next Post

Yeni bir kadın-erkek eşitliği teolojisine doğru

Sal Ağu 11 , 2020
İstanbul Sözleşmesi bağlamında yapılan tartışmalar, mevcut sosyal, siyasal ve kültürel yapımızda kadın-erkek eşitliğinin değer olarak kabul edilmediğini, erkek merkezli ataerkilliğin baskın yaklaşım olduğunu göstermektedir. İstanbul Sözleşmesi’ne karşı çıkanların kafasında kurgulanmış olan din ve şeriat tasavvuru, kadın-erkek eşitliğini reddetmekte, kadının erkeğe eşit olduğunu hiçbir şekilde hazmedememektedir. Bu bağlamda kadın-erkek eşitliğiyle bağdaşmayan […]

Benzer yazılar...

%d blogcu bunu beğendi: