Dua

DUA [1]

Mehmet Emin [2]

Sad.: Âdem EFE [3]

Caminin loş bir köşesinde elini semaya kaldırarak vecd içinde dalıp kalan şu hakiki dindar acaba kimden ne istiyor? Demin yanından geçen bir hoca “Zavallının kim bilir ne dileği var, Allah’tan istiyor” dedi. Arkada vaaz dinleyen bir genç “Beyhude yoruluyorsun, beyhude üzülüyorsun, istediğini servet ve saadeti verecek bir kudret yok” der gibi bu adamcağızın yüzüne küçümsemeyle bakıyordu. Acaba bu mü’min hakikaten böyle bütün servet ve saadeti elinde tutan mutlak kudret karşısında boynunu eğmiş bir şey mi dileniyor?

Bu adamı camiden çıkarken gördüm. Yüzü gülüyordu., istediğine nâil olmuş bir adam siması vardı. Şimdi, köşe başında durdu, fakir bir çocuğu çağırdı, onu sevdi, okşadı, hangi mektebe gittiğini sordu, çalışmak, okumak lüzumundan bahsetti. Ayağına bir kundura alması için para çıkardı verdi, çocuğun adresini cebinden çıkardığı kâğıda yazdı. Sonra yüzünü okşadı. Ayrıldı. Yavaş yavaş yürüyordu, harap bir ev karşısında durdu. Yukarısına aşağısına baktı. Gözlerinden okunabilirdi ki o anda eğer tabii engeller olmazsa hemen evi imar ediverecekti, ilerledi. Pejmürde kıyafetli orta yaşlı bir adama tesadüf etti. Fesi yağlı, pantolonu yırtıktı. Onu arkasından süzdü, döndü, bir şey söylemek için ona doğru ilerledi fakat cesaret edemedi, tekrar yoluna devam etti, ihtimal yanına varsaydı ihtiyacını anlayacak, derdini dinleyecekti.

Bu yaptığı hareketle hele bol bol verircesine gösterdiği alicenapla yalnız insan değil, cansız kuru varlıklara, çiçeğe hayvana acır simasıyla bu adam bana fevkalade gözükmeğe başladı. Kendi kendime cami içerisinde onu elleri yukarıda dua ederken gördüğüm zaman hatırıma gelen suali sordum: “Demin ne için dua ediyordu?” Bana yanından geçen hocanın, arkasından istihfafla bakan gencin yorumları gülünç geldi. Bu adam Allah’ın yanındaki hocanın farz ettiği gibi tabiatın nimetlerini dağıtan zorba bir kudret gibi düşünemezdi, böyle bir kudret karşısında korku duyulur, vecd olmaz. Halbuki dua ederken gözlerinde vecd ve istiğrak. hissediyordunuz. Demek ki Allah’ı seviyordu, bir hükümdar-ı mutlaktan korkar gibi korkmuyordu. İnsan sevgilisinden mütemadiyen bir şey istemez, yalnız ondan iltifat, ona yakınlaşmak ister, camiden çıkarken hocaya verdiği nasihatleri dinledim: “Haysiyetini muhafaza et, hiç kimseden dilenme, kendi kudretine, kendi çalışmana güven” diyordu. Nefsine bu itimadı olan adam istediğini tabiat içinde arar, Allah’tan bile olsa dilenmez. Hayır, bu adam Allah’a dua ettiği zaman tabiatın verebileceği şeyleri istemiyordu. Âlemde istenilebilecek her şeyi tabiattan çalışma, çabalama ile alınabilir, o halde ne için dua ediyordu?

O maddi bir kazanç için değil, uhrevî bir kâr için de değil, bir fayda için yalvarmak her neye karşı olursa olsun şahsiyeti zelil etmektir, insanlığını küçültmektir. Bu adamda o sima yoktu. Demek ki o bu fiiliyle, bu vecdiyle bir kudret kazanmak istiyordu, şuurlu olarak böyle düşünüyor muydu? Zannetmem. Dua ederken ona “ Ne için dua ediyorsun?” deseydiniz belki cevap veremezdi. Fakat bir tecrübesi vardı: Zaman zaman elini kaldırıp vecd anları geçirdikten sonra ruhunda, bir değişim, bir yenilik oluyordu. İnsanları daha fazla seviyor, tabiatı daha fazla seviyor, dünyanın zorluklarını daha fazla kudretle dayanabiliyor, hayata karşı daha cesur, insanlara daha faydalı oluyordu. Hele sonsuz bir ferahlık duyuyordu. Böyle bir neşeyi herkes bilir; Sevgilinizi gördüğünüz, uzaktan gördüğünüz zaman duyduğunuz sevinç nedir? Ruhta geçen her vaka, hele kudretli ve sürekli heyecanlar insanda bir değişim meydana getirir. Hakk’ın galebesini hisseden ruhlarda Hak yolunda cesaret artar, ümit artar. Bunlar bir şeye sahiplik midir? Bu dua eden adam da bir şeye sahip olmak istemiyordu. Tecrübeyle husûle gelebileceğini bildiği ferahlığı, kudreti istiyordu.

Dua için birçok kelimler kullanılır. Eminim ki, bu adam nezdinde kelimelerin sembolik bir manası yoksa onları yükselmemiş adamlar için maddileştirilmiş bir hayal addedebiliyordu. Çok derin, çok içinden sevenlere gidip “niçin onu seviyorsun” deseniz “belki yüzü güzeldir”, “saçı güzeldir “diye cevap verirler. Hakikatte yüksek bir aşk böyle her gözün ayırt edebileceği güzelliğe meftuniyet şekline indirilebilir mi? Napolyon’un dehasını sevenler vardı, onun yenilgiye uğraması yüzünden intihar edenler vardı. Bunlar azamete, iradeye meftun olmuşlardı. Eğer onlara Napolyon’un nesini seviyorsunuz diye sorsaydınız hislerini tam ifade edebilecek kelime bulamazlardı. Dindarın duası da Allah mefhumunun ifade ettiği kelimelere muhabbettir. Bu kelimeler duyulur, ifade olunamaz, ondan istenilen bir ferahlama ve tatmindir. İfade edilemez. Ne için sevgilinize kavuşmak istiyorsunuz sorusuna “Şu veya bu maddi istifade için denilir.” Yüksek aşkın manasını anlamışlardır. Bu adam onun için dua ederken ne istediğini de bilmezdi yalnız duadan sonra hissediyor ki istediğine bir parça daha yaklaşmıştır. Onun delilini ruhunda duyuyordu. Çünkü ruhlar insanlara karşı daha muhabbetkâr olmuştu. Tabiatı daha çok seviyor, yaşamaktan daha kuvvetli ferahlık duyuyordu. Yıkılan ağaç karşısında, koparılan çiçek karşısında, fakirliğe uğramış insan karşısında daha hassas olmuştu. İşte duadan kazandığı bu idi.

Ruhuna bu kuvvetleri kim veriyordu? Kendine sorarsanız Allah’tır. Fakat Allah’ı hiçbir zaman maddi, manevi ihsanlar dağıtan bir kudret halinde düşünemiyordu. İman denilen sır ona Allah’ı bildirmiş, keşfettirmiştir. Şimdi birçok şeyi Allah’tan bekler gibi görünürse onun sebebi iman kudretine kanaattir. Çünkü o da Göte gibi daima “iman mucizelerin valididir” der.

Bu adama küçümseyerek bakmayınız., iman ettiğin yok demeyiniz. Çünkü tevlit ettiği şeyi duymuştur. Sizde ilim var ise yalnız onun halini izah edebilirsiniz. O kadar.

Darülfünun Felsefe Tarihi Müderrisi Mehmet Emin

[1] Bu yazı Mehmet Emin (Erişirgil)in Milli Mecmûa, Birinci Sene, Numara 12, 10 Nisan 1340/5 Ramazan 1342/10 Nisan 1924, s. 177-178’de Osmanlı Türkçesiyle yayınlanan makalesinin sadeleştirilmesinden müteşekkildir, (Yhn).

[2] Yazar, felsefeci, eğitimci, siyaset adamı, milletvekili (D. 1891, İstanbul-Ö.7 Şubat 1965, Ankara). Hatice Hesibe Hanım ile Niğdeli Kaymakam Ağaoğlu ailesinden Mustafa Dilâver Efendi’nin oğludur. Beşiktaş Sıbyan (İlkokul) Mektebi, Fatih Rüştiyesi ve Mercan İdadisi (Lisesi)’nden sonra Mülkiye Mektebi’ni bitirdi (1912). İstanbul Erkek Lisesi’nde öğretmenlik, Kadıköy Lisesi’nde müdürlük, Evkaf (Vakıflar) Özel Kalemi’nde memurluk ve Kadıköy Numune Mektebi’nde müdürlük yaptı. 1917’de Darülfünun (İstanbul Üniversitesi)’a içtimaiyat (toplumbilim) ve felsefe tarihi doçenti olarak atandı.

Mehmet Emin Bey, 1919 yılında Niğde milletvekili olarak son Osmanlı Meclis-i Mebusan’ına seçildi. Meclis-i Mebusan’ın kapatılması Darülfünun’a (İstanbul Üniversitesi) döndü ve 1924’te profesör oldu. Aynı yıl MEB Talim Terbiye Kurulu üyeliğine seçildi ve daha sonra başkanlığına getirildi. İki yıl sonra bu kurulun başkanlığına getirildi. Maarif Vekâleti (Milli Eğitim Bakanlığı) müsteşarlığı, daha sonra Kız Öğretmen Okulu Müdürlüğü, İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü (1931), Yüksek Öğretmen Okulu Müdürlüğü (1932-33) görevlerinde bulundu. 1936’da Siyasal Bilgiler Okulu Müdürlüğüne ve iktisadi doktrinler tari­hi ve sosyoloji (toplumbilim) profesörlüğüne atandı. 1942’de bu görevine ek olarak Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi (DTCF)’de dekan vekilliği görevini üstlendi. Mülkiye Mektebi’nin Ankara’ya nakledilmesi ve Siyasal Bilgiler Okulu olarak örgütlenmesinde önemli katkıları olmuştur.

Erişirgil fakülteden ayrıldıktan sonra Cumhuriyet Halk Partisi İdare Kurulu üyeliği yaptı ve Zonguldak’tan milletvekili seçilerek 1942-50 yılları arasında Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM)’de görev üstlendi. Gümrük ve Tekel Bakanlığı (1948) ile İçişleri Bakanlığı (1949) yaptı. 1950’den sonra siyasal yaşamdan çekilerek bütün zama­nını araştırma ve yazı çalışmalarına ayırdı. Öğrencilik, memurluk ve üniversite hocalığı yıllarında Mehmet Akif Ersoy, Ziya Gökâlp ve Rıza Tevfik Bölükbaşı’nı yakından tanıyıp onlardan yararlandı. Yazıları Yeni Mecmua (1917), Dergâh (1921), Hayat (1926), Yeni Türk, kurucusu olduğu Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi’nde yayımlandı.

Türkiye’de pragmatizmin (felsefede faydacılık) ilk savunucularından olan Erişirgil’in felsefe ve toplumbilim konularında birçok yazısı Yeni Mecmua, Dergâh, Hayat, Yeni Türk ve kurucusu bulunduğu Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Dergisi’nde yayımlandı. Okullar için ders kitapları hazırladı; felsefe, hukuk ve ekonomi alanlarında eserler verdi. Ziya Gökalp ve Mehmet Akif Ersoy üze­rine eklerle zenginleştirilmiş, yeni basımları bugün de ilgiyle okunan monografiler hazırladı. Dünya düşünce tarihinde önemli bir yeri olan Bergson’dan Ahlâk ve Dinin İki Kaynağı adlı yapıtı Türkçeye çevirmişti.

Mehmet Emin Erişirgil’in gençlik yıllarında şair Mehmed Akif Ersoy, şair ve toplumbilimci Ziya Gökalp ve filozof şair Rıza Tevfik Bölükbaşı ile yakın arkadaşlık ilişkileri olmuştu. Atatürk’ün meclislerinde de bulunmuş ve yeni Türk harflerinin düzenlenmesi ile görevlendirilmiş olan beş kişiden birisiydi. Atatürk, Erişirgil’in kültürü ve bilgisi konusunda olumlu bir kanıya sahipti. Bir konuşmasında, “Yeryüzünden felsefe kaybolsa onu Emin Bey yeniden icat ederdi” diyerek takdirlerini ifade etmiştir.

Eserlerinden bazıları:

Felsefe: Kant’tan Parçalar (1935), Filozofiye Başlangıç (1936, Felsefeye Başlangıç adıyla 1944), Neden Filozof Yok (1957), Descartes ve Kartezyenler (yeni bas. 2006).

Roman: Ziya Gökalp: Bir Fikir Adamının Romanı (1951), Mehmet Akif: İslamcı Bir Şairin Romanı (4 cilt, 1956).

Hukuk: Hukukun Muhtelif Cepheleri ve Hukuk İlmi (1938).

Diğer: Malumat-ı Vataniye (1924), Yurt Bilgisi (1930), Ekonomi Meslekleri: XVI. Yüzyıldan Günümüze Kadar (Ankara 1945), Merak ve Dikkat (Ankara 1956), İhmal (1958), Türkçülük Devri – Milliyetçilik Devri – İnsanlık Devri (Ankara 1958), Hamle (1960).

Çeviri: Kant ve Felsefesi (1923), Sokrat (1931), Ahlâk ve Dinin İki Kaynağı (Bergson’dan, 1933).

Kaynak, https://www.biyografya.com/biyografi/18327 (e. t.: 05.05.2020), (Yhn).

[3] Prof. Dr.: Süleyman Demirel Üniversitesi İİBF ÖÜ.; e-posta: ademefe @sdu.edu.tr

Prof. Dr. Adem Efe

Next Post

Bir yenilgi biçimi: “Daha iyisini yapamam!”

Çar May 6 , 2020
Türkiye’nin çok köklü kurumları var ve oluşturulan bu kurumsal yapıların önemli bölümü Cumhuriyet öncesinde, yani Osmanlı Devleti döneminde kurulmuş bulunuyor. Dolayısıyla söz konusu kurumlar kurumsal kültür ve tarihsel derinlik bakımından olağanüstü zenginliğe sahiptir ve bu yapılar hala çok önemli ve değerli işler yapmaktadır. Çalışma alanına göre söz konusu süreç genel […]