RAMAZAN GECELERİNDE -I-

RAMAZAN GECELERİNDE 1  [1]

Nevdiye

Sad.: Âdem EFE [2]

Küçüklüğümde ben de her çocuk gibi ramazanı ne kadar çok severdim. Daha günlerce evvel onun içime sığmayan coşkun sevinciyle bekler ve bizi ramazana kavuşturacak olan günü küçük başımın bin türlü hülyalarıyla dolduruverirdim. O fevkalade gün bana istenilip de elde edilemeyen çok kıymetli bir şey gibi görünür ve ona yaklaştığımız son arife gününü nihayetsiz bir sevinçle yaşardım.

Akşam güneş gözlerini kapattığı zaman minareler parmaklarındaki sıra taşlı yüzükler gibi ramazanı söylerler. Artık her minarenin bir veya birkaç yüzüğü vardır. O akşam her şey değişir, her insan başkalaşmış gibidir. Şehre yeni bir hayat gelir.

Çocuklar için ramazanın en sıkıntılı saatleri akşam ile teravih namazları arasıdır. Çünkü Karagözler, tiyatrolar teravihten sonra başlar ve acaba ne yazacak diye sabırsızlıkla beklediğimiz mahyalar ondan sonra kurulur.

İlk akşam yatsı ezanından sonra minareleri en çok görünen pencerenin önünde teravihin bitmesini beklerdim ve ne zor bir bekleyişti. Nihayet gerili ipler üstünde tek tek ateş çubukları uçmağa başlar. Bir alay kırmızı böcekler “Merhaba Ey Şehr-i Ramazan” diyerek yanıp söner.

Artık teravih biter ve sokaklar birçok fenerli insanlarla dolar. İşte bu zaman bizi de elimizden tutar, sokağa çıkartırlar. Evden başlayıp bir türlü bitmeyen münakaşamız sokakta başlar. Biraz büyücekler tiyatroyu, biz ise Karagöz’ü isteriz. Nihayet tiyatroya girilir. Bu, ramazana mahsus yapılmış derme çatma bir şeydir. Fakat biz onu o kadar severiz ki. Allı yeşilli birçok kızlar sıra ile çıkarlar. Omuzlarından aşağı sarkan uzun saçlarını dağıtarak oynarlar, oynarlar. Sahneye birçok paralar, çiçekler atılır ve o kendine mahsus sırıtan gururuyla selam vererek eliyle etrafa buseler gönderir ve perde açılır. Bir saat sonra ufacık başımız başlarımız omuzlarımıza kayar, evdeki bunca tembihlere rağmen uyumağa başlarız. Bize türlü türlü yemişler alarak uyutmamağa gayret ederler. Sahur davulu çıktığı vakit oyun da biter.

Eve geldiğimiz zaman sofraları hazır buluruz. Bazen birkaç lokma yemek yeriz bazen ise bir şey göremeyecek kadar uykumuz gelmiştir. Bizi yatırırlar.

Yattığım yerden davulun ahengini, davulcuların beyitlerini duyarım. Zavallı davulcunun acaba uykusu geldi mi derim. Tıpkı bekçilere acıdığım gibi onlara da ne kadar acırım.

Ertesi akşam teravihin bitmesini çaresiz pencerede beklemeğe tahammül edemem. Camiye gideceğim diye ısrar etmeğe başlarım. Ve diğer küçükleri de benimle beraber gelmeleri için kandırırım. Onlara minarenin ne kadar güzel bir şey olduğunu anlatırım. “Yolunu bulursak kaçar minareye çıkarız yahut herkes namaz kılarken biz oyun oynarız” derim.

Başlarımıza beyaz örtüleri örterler, uslu durmamız için birçok tembihten sonra bizi camiye götürürler.

İmamın “Allahu Ekber” diyen sesi camiye dolaşır ve herkes namaza durur. Camide kadınların mahalli yukarıdadır. Etrafı da bizim boyumuz yüksekliğinde sık bir kafesle çevrilmiştir ve herkes ayakkabılarını kapıda eline alır ve kafesin dibine koyar. Biz de ayakkabıların biraz gerisine kendi önlerine oturturlar.

Herkes namaza durduğu zaman biz de faaliyete başlarız. Camide getirdiğim uzun sicimi çıkartırım. Elime geçen bir ayakkabıyı ucuna bağlayarak kafesten aşağı bırakırım. Artık neşemize nihayet yoktur. Ayakkabı hafif hafif temaslarla önüne gelenin başına dokunur. Namaz esnasında başlarını kaldırıp bakamazlar, biz de selam verilmeden evvel onu yukarı çeker, usulcacık çözüp yerine bırakırız. Aşağıdan birçok fesli başlar yukarı çevrilir, şikâyetli şikâyetli bir şeyler söyleyerek kollarıyla feslerini silerler. Bu muvaffakiyetin neşesini bize daha pek çok şeyler yaptırmak kabiliyetini verir. Fakat nihayet yakalanırız. Eve gelince annemize söylerler. Artık günlerce bizi camiye götürmezler.

[1] Bu çeviri-yazı, yazar Nevdiye Hanım’ın, Milli Mecmua, 15 Mart 1926, C. 5, Üçüncü Sene, Numara 56, s. 929’da Osmanlı Türkçesi’yle yayınlanan yazının sadeleştirilmesinden oluşmuştur, (AE).

[2] Prof. Dr.: Süleyman Demirel Üniversitesi İİBF ÖÜ.; e-posta:ademefe @sdu.edu.tr.

Prof. Dr. Adem Efe

Next Post

Kaybolmayan Sakız

Cum May 1 , 2020
Bir reklam vardı. Sanırım 10 yıldan fazla zaman oldu ama hatırlayanlar olacaktır. Yeni bir sakızdan insanların neler beklediğini sorguluyordu reklamda. Reklamdan aklımda kalan tek replik ise İstiklal Caddesi’nde kendisiyle röportaj yapılan vatandaşın “Yetkililere sesleniyorum, ağızda kaybolmayan sakız istiyoruz.” sözleriydi. Peki ya yeni bir cep telefonundan ne istiyoruz? Cihazın her tarafını […]
%d blogcu bunu beğendi: