ANADOLU’DA SALGIN HASTALIKLAR

ANADOLU’DA SALGIN HASTALIKLAR (1)

Sad.: Âdem EFE (2) 

Çok defalar söyledik ve yine de söyleyeceğiz, asla söylemekten usanmayacağız ki Osmanlı Devleti’nin asıl gövdesi Anadolu’dur. Böyle olmakla beraber yetim gibi en az bakılan da o mübarek parçadır. Zavallı Anadolu, vatanı iç ve dış düşmanlara karşı saklamak için gürbüz evlatlarını, Karadağ, Bulgar hudutlarına, Malisör kayalıklarına, Yemen çöllerine gönderir, ana, ata ocaklarından ayırır; o soğuk dağlar, o ateşli kumlar, bu itaatkâr, bu sâdık kahramanların birçoğuna kardan, ottan mezar olur; böylece seneden seneye tarlayı sürecek sağlam kullar, nesli arttıracak koçyiğitler eksilir, durur. Sanki bunlar yetişmemiş gibi, diğer taraftan salgın hastalıklarla o ana, ata ilini kavurmakta, ıssızlamakta (sahipsiz bırakmakta), isyanlar, muharebelerle yarışa çıkmış gibidir. İşittiklerimiz doğru ise şu sıralarda; kolera, Anadolu’nun bazı köylerini zehirli diliyle yalayıp büsbütün yok etmiştir. Memleketin her tarafından çok iyi havadis alan Renin geçen nüshalarının birinde şu bilgileri veriyor ki, ne kadar çok okur, çok düşünülürse o kadar faydadır.

“Kütahya’da bir müddetten beri hüküm süren kolera şiddet kazanmıştır. Edindiğimiz bilgilere göre hastalığın ortadan kaldırılması için İstanbul’dan gönderilen doktorlar ile mahallince istihdam edilen hekimler büyük bir netice elde edememişlerdir. Hiç kimse hastasını haber vermediğinden hastalık bağlı olarak ilerlemektedir. Hastalığa yakalanmış pek çok kimse varsa da gizli kalmaktadır.

Kütahya kasabasında vaziyet böyle pek elîm, pek feci olduğu gibi buraya bağlı olan yerler de bize iyimserlik verecek bir mahiyette değildir. Kütahya köylerinde kolera kıştan beri mevcut imiş, kışın şiddeti ve yerli halkın cahilliği sonucu olarak hastalık o zaman duyulmamış. Beş on gün önce kolera pek ziyade tehditkâr bir vaziyet aldığından köylüler hükümete müracaat etmişler. Nahiye merkezi olan Tavşanlı’da kolera çok zarar vermekte olduğu gibi mezkûr nahiyeye bağlı köylerde bu hastalığa yakalanan ve ölenlerin miktarı korkunç rakamlara ulaşmıştır.

Böyle bir elîm durum karşısında her hamiyetli Osmanlı’nın kalbinde derin bir eza hissetmemesi mümkün değildir; her yerde nüfusun artması için akla gelen gelmeyen bin türlü araçlara başvuruluyor. Bekârlardan vergi almak gibi üçten çok evladı olan pederlere yardım vermek gibi tedbirler şimdi kalemimizin ucuna gelen araçlar cümlesindendir. Müzmin, daimî, hastalıkların ortadan kaldırılmasını araştırmada ihmal göstermek bir günah ise kolera gibi afetlerin imhası emrinde müsamaha göstermek cüretkârâne bir cinayet olur.

Biz toplumumuzun böyle bir cinayeti kabul etmeyeceğine katiyetle eminiz. Binaenaleyh ümit ederiz ki İçişleri ve Sağlık Bakanlıkları vs. merciler hemen Kütahya’nın imdadına yetişirler. Kolerayı oradan def etmek pek kolay: Mademki burada toplanan doktorlar her nasılsa halkın güvenini elde edememişlerdir. Yerlerine başkaları, uzman olanları, buraya getirilmeli ve bunlar bu uğurda ne gerekiyorsa, para, alet, edevat ve kimyevi maddeler vb. gibi araçlarla donatılmalı ve desteklenmelidir.

Bu gibi durumlarda bir dakikalık gecikme tamiri mümkün olmayan büyük bir hata teşkil eder. Kütahya, milli tarihimizde pek muazzez bir yeri olan, bu temiz ve feyyaz-kâr Osmanlı yurdunun, bir zamanlar güzel sanatları dillerde destan olan bir güzellik parçasının kolera gibi bir facia afetinden kurtarılması küçük bir çabaya bağlıdır. Bu çabanın esirgenmesi en kutsal vatanın sinesinde kapanmaz yaralar açacaktır.”

Anladık: İsyanları, yabancılar teşvik ediyor, birtakım şöhret düşkünü, şahsi menfaat kölesi müfsitler de onlara alet oluyor… Bu isyanları bir defa patlattıktan sonra, askersiz, silahsız söndürmek de mümkün değil. Binaenaleyh birkaç senedir sonu gelmeyen askeri sevkiyat zorunludur, bunları yapmakta hükümet mazurdur. Peki amma, Anadolu’yu bitirmekte, tüketmekte o sevkiyattan asla geri kalmayan bu salgın hastalıklar da mı öyle? Bunlara karşı da hükümetin hiçbir çaresi, tedbiri yok mu?

(1) Yazarı belli olmayan bu yazı, Eşref Edib Fergan bey ait olduğunu düşündüğümüz, Sırat-ı Müstakim, 7 Temmuz 1327/23 Recep 1329/20 Temmuz 1911, C. 6, S. 150, s. 317’de yayınlanan bir makalenin sadeleştirilmesinden müteşekkildir. Bu yazı Ayrıntı Dergisi (Göller Bölgesi Ekonomi ve Kültür Dergisi), S., 85, Nisan 2020, s. 59.61’de yayınlanmıştır, (Sad. notu).

(2) Prof. Dr.; Süleyman Demirel Üniversitesi Öğretim Üyesi, e-posta: ademefe @sdu.edu.tr

 

 

Prof. Dr. Adem Efe

Next Post

Hakkâk

Çar Nis 22 , 2020
Âdem EFE Koca usta o muhalled taşa kimin ismini yazıyor acaba? Öldükten sonra ismin dünyevi bir manası kalmıyor gerçi amma!   Er kişi yahut hatun kişi, sabi veyahut kırık bir gül için mi? Çekicini sallıyor ha bire vakt ü saati dolan için beli?   (…)   “Naaş”, “cenaze”, hatta “ölü”, […]
%d blogcu bunu beğendi: